14 Eylül 2007 Cuma

Duygusal Zeka

empati, pozitif dusunce, iq, eq konusulur durur, gecenlerde izledigim benzer konulu ama iyi yonetilmis bir seminere deginmeden gecemeyecegim. ne de olsa bilgi paylastikca artar.

efendim, bilindigi uzere, iq'un ne olursa olsun, eq (duygusal zeka) olmadi mi bos! hayatta basarili ve mutlu olmayi unut! bu duygusal zekaya sahip insanlar zaten toplum icinde hemen goze carparlar, yesil tenleri ve antenleriyle degil de su ortak ozellikleriyle:
- Kendilerini tanırlar
- Duygularini kontrol edebilirler (Kizginlik, korku, uzuntu, cosku)
- Empati gosterebilirler
- Kendi beden dilini kontrol edebilirler ve baskalarinin beden dillerine duyarlidirlar
- Hayata karsi olumlu bakis acisina sahiptirler
- Insan iliskileri kuvvetlidir.
simdi kimi "tam da beni anlattin", kimi de "yapma ya bu kadar zor muymus" diyor olabilir. lutfen ne panik olalim, ne de biliyoruz bu hikayeleri deyip okumayi biraklim.onun yerine biraz maddeleri acalim.
- Kendilerini tanırlar: Elbet herkes kendini tanir, misal: "Ben kendimi bilmez miyim, ne zaman alisverise ciksam mutlaka bir suru gereksiz sey alirim!" Durumu tespit etmis arkadas, gel gor ki eger bu alisverislerin sonunda kredi karti batagina suruklenmekten kendini kurtaramiyorsa, gecmis olsun, nerede kaldi bu duygusalin zekasi? Baska bir misal, bir isiniz hallolmadi, neden: "E tabii X sahsi elini bu kadar ağiır alirsa, zaten bu sehirin trafiginde, hem de havalar bunca sicak, ustelik zaten bu devlet daireleri..." uzar gider liste, ne de olsa suclu coktur. Hatta herkes ve hersey suclu olabilir. Amma velakin siz isaret parmaginizi sallayaraktan bir bir ifsa ederken tum bu suckukari diger uc parmaginiz "sizi" gostermektedir. Kisacasi "Onun yuzunden" demenin bir faydasi yoktur, igneyi kendinize batirmanin ise cok.
Ozlu soz: "Her yagmurlu hava beni mutsuz ederdi, ta ki mutlu insanlarin da uzerine yagmur yagdigini gorene kadar"
Is yerinde mutsuz iseniz, donup bir bakin ayni mudur ve ekiple calisan mutlu ve basarili insanlar var mi? Varsa neden onlardan biri olmayasiniz, yoksa neden onlarin ilki olmayasiniz veya orada hala ne isiniz var!?
insan cevresini degistirmeyi ancak kendini degistirerek basarabilir, bunda basarili/mutlu olmak icinse kendisini ve ne istedigini iyi bilmesi gerekir. Yunus Emre'nin iki misra'da ozetledigi
"ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsin, ya bu nice okumaktir "
- Duygularini kontrol edebilirler (Kizginlik, korku, uzuntu, cosku): Bir hikaye ile devam edelim: "Vakti zamaninda bir adamin tum hayatini kazandigi iki ati varmis. Bir gun bu atlar kacinca herkes adama "vah vah butun gelir kaynagin kacti gitti, ne olacak senin halin, ac kaldin, acikta kaldin?" deyince, adam: "belki" demis sadece. bir sure sonra bakmislar iki at geri donmus yanlarinda iki de vahsi at, bu sefer herkes "ya ise bak hic atin kalmaisken simdi dort atin oldu, ne sansli adamsin" demis, adam yine sadece "belki" demis. bu atlarin bakimiyla ugrasirken adamin genc oglu vahsi attan dusup bacagini kirmis, herkes: "bak ugursuzluga, cocugun bacagina sebep oldu su vahsi atlar!", adam: "belki"aradan az bir sure gectikten sonra ulke savasa girer ve koyun butun genc erkekleri savasa alinir, herkes: "ya sansa bak, bizim ogullarimiz savasta seninki evde yatiyor.", adam: "belki" Bizim kulturumuzde bu "belki"nin karsiligi "hayirlisi"dir veya "her iste bir hayir var" ifadesi. Demek ki olaylar karsisinda asiri ofke, uzuntu, kaygi, cosku duymadan once dusunmeli duygularimiz kontrol etmeliyiz. bu hikayedeki gidisat her ne kadar dis faktorlere bagli gibi gozukse de duygularimizi kontrol altina alip dogru davranislar sergileyerek iyi/istenilen sonucu almak mumkun.
Ne demis Aristo: "Herkes kizabilir, bu kolaydir. Ancak dogru insana, dogru zamanda, dogru nedenle, dogru olcude, dogru sekilde kizmak, iste bu kolay degildir."
Iyi demis, guzel demis de peki nasil? Olumsuz bir duygu yasadigimizda uc cesit tepki de bulunabiliriz:
1- Inaktif davranis: Duygumuzu bastirabilir, hicbir sey omamis gibi davranabilirz. Bu hem zordur, hem de kisiyi yipratir, ki bu yipranma zamanla ciddi sorunlara yol acabilir.
2- Reaktif davranis: Duygumuzun kontroluna girebiliriz. Ofkeliysek yumruklarimizla bir sonuca varabilecegimiz yanilgisina dusmek gibi. bir diger ornek onemli bir toplantisi icin erkenden evden cikan kisinin trafikte kizdigi birinin pesine takilip sehrin bir ucundan diger ucuna gitmesi, tabii dogal olarak toplantiyi kacirmasi gibi. bu yasanmis bir ornektir.
3- Proaktif davranis: Duygumuzu kontrol edebiliriz. Hah iste duygusal zeka burada devreye giriyor. Ingilizcesi "assertive", turkce karsiligi "kendine hissettiren", fiil olarak "assert: (emin bir sekilde) ileri surmek, one surmek", "assert oneself: kendini gostermek, otoritesini kabul ettirmek". Iste duygulariniza zekaninizin otoritesini kabul ettirdiginizde adi duygusal zeka oluyor.
yine yasanan bir ornek: "park yerinin girisinde duran arabanin bir seyi bekledigi dusunerek parka giren ve arabasini park eden bayan daha arabadan inmeden camina siddetle vurulur, saclari ok ok olmus baska bir bayan agzina geleni soyleyerek insin de agzinin payini vereyim diye beklemektedir. Cami aralayinca anlar ki karsindaki park girisinde duran arabanin sahibidir ve aslinda durmakta degil, parka girmektedir, bu nedenle sirasinin ihlal edildigini dusunup hakkini ezdirmeye hic niyetli degildir. hatta karsisindakine "kustah, terbiyesiz vs." gibi agir ithamlari da fazlasiyla layik gormektedir, ne de olsa bir magdur. bu durumda herkes bir karsi savunma refleksi ile harekete meyillidir, ancak bu durum suphesiz tartismanin buyumesi, alisverisin gecikmesi gibi hedeften saptiran bir duruma yol acar.bunu yerine duygusal zekasini kullanan bayan "ozur dilerim" diye baslayarak, once karsindakini teskin eder ve sonra davranisinin sebebini aciklar. bunun uzerine kendisini magdur zanneden ve saldiriya gecmis durumundaki kisi "ben de biraz ileri gittim galiba..." der ve artik oratda iki galip vardir, ve alisverislerine sukunetle devam edebilirler. hatta bu iki bayan market icinde rastlastikca gulumseyerek birbilerini selamlarlar, iste empati atmosferinde huzur dolu bir market alisverisi.
Duygusal zekasi yuksek insan, proaktif insandir ve
KONTROL EDER: kendisini, insan iliskilerini ve cevresini kontrol eder
YARATICIDIR: Alternatif yaratir
BILGIYE ACIKTIR.
- EMPATI gosterebilirler, yani:
- Kendimizi karsimizdaki kisinin yerine koyabilmek
- Olaylara onun baktigi acidan bakabilmek
- Boylece onun duygu ve dusuncelerini anlayabilmektir
Peki empati ne degildir?
- Karsimizdaki kisinin duygu ve dusuncelerini kosulsuz olarak kabul etmek degildir
- Empati, iyi insan olmakla karistirilmamali
- Sempati ile karistirilmamali
Neden onemli?
„en uzak mesafe ne Afrika’dir ne Cin, ne Hindistan,
ne seyyareler ne de yildizlar geceleri isildayan…
en uzak mesafe iki kafa arasindaki mesafedir
birbirini anlamayan
Can Yucel“
Dusuncenin kadere evrimen dair bir dortluk:
„dusuncelerine dikkat et DAVRANISIN olur,
davranislarina dikkat et ALISKANLIGIN olur,
aliskanliklarina dikkat et KARAKTERIN olur,
karakterine dikkat et KADERIN olur.“
Bir de seminerde bir egzersiz olarak kullanilan ama icerigine deyenilmeyen bir alinti, hosuma gitti diye buraya da ekledim:
"May be God wants us to meet a few wrong people before meeting the right one, so that when we finally meet the person, we will know how to be greatful."
Devamını okumak için...

25 Ağustos 2007 Cumartesi

La Môme

genis bir salon, yuvarlak masalarin etrafinda iyi giyimli seckin insanlar onlerinde sarap kadehleri, yuzleri dingin, bakislari sahnede. her sey itinali, nezih, ozenli, kirmizi perde onunde mikrofon, tum detaylarin bu kadar iyi dusunulmus oldugu bu ortamda sahnenin tam ortasinda siyah bir leke gibi bir sey gozunuze carpiyor. megerse buraya ait degilmis gibi gorunen, sanki bir yerde bir hata yapilmista oraya gelmis gibi duran, siyah sade giysisi, hafif kamburu ile ilk anda ne oldugunu anlayamadigimiz bu ufak tefek kadinin muhtesem sesi imis tum atmosferi saran. disaridan guzel ve itinali gozuken hayatlar, iceriden bakildiginda ne kadar kohnemis olabiliyor.

kaldirim sercesi bu urkek bakisli, bu guzel ve bu yipranmis sanatcinin halini ne de guzel anlatan bir isim. bu filmde ne de cok hikaye ic ice girmis; kasvetli, sefil ortamlarda gecen bir cocuklugun, hayatla mucadele eden genc bir kizin, sanatinin dorugunda hayranlik uyandiran bir kadinin hayatindaki detaylar yer aliyor.

fakirlik, terk edilmislik, zor zamanlar, hastaliklar, kazalar, bagimliliklar, asklar, travmalar midir sanatini cikaran bireyin yoksa gercek sanatci tum bunlarinda ustesinden sanatiyla gelebildigi icin mi ortaya cikar. sanirim ikisi de.

edith piaf’in dunyaya mal olmus sesi, elbetteki bir ozel yetenek, bahsedilmis bir cevher. peki ya yasadiklari? insan bilemez ki kaybettikleri ayni zamanda neler kazandirir ona. zorluklarda buyumek neler goturur, neler getirir. cocuklugunda gecici korluk ve sagirlik geciren bu kucuk kiz dokuzundan beri sarki soylemektedir olene kadar; kaldirimlardan muzikhollere. Kisa yasamina (1915-1963) pek cok aciyi, inis cikislari, sarkiyi, konseri, aski sigdiran bu kadina sadece kederli bir ses demek elbette buyuk bir haksizlik olur. bu ancak amerika’ya geldiginde aldigi ilk tepkilerdi ki kisa zamanda unlu elestirmenler onun bu guclu esisne dikkat cekecekti . cok guzel, narin ellere sahip olan edith’in amerika’daki buyuk aski yumruklariyla dunya sampiyonu olan fransiz bir boksor, iste bir fransizin ellerine paris ve new york’un yansimasi.

edith piaf gercek bir sanatci kuskusuz. Oyle bi sanatci ki senfoni sefini saatlerce bekletirken ertesi gun cepheye gidecek bir askerin onun icin yazdigi sarkiyi dinler ve begendigi bu eseri konser programina alir. kisacik boyuna ragmen sesiyle, kimi zaman sesindeki melodrama kimi zaman sesindeki coskuyla kendinden gecirir onu dinlemek icin salonlari dolduranlari. o ses ki bedeninin en yipramis zamanlarinda bile gucunden bir sey kaybetmez.

hayatindaki uc temel unsurun dua, sevgi ve sanati oldugunu goruyoruz. Cocuklugundan beri onu koruduguna inandigi Aziz Teresa’ya dua edisi, sahneye cikarken takmayi ihmal etmedigi haç ona destek oluyordu. Edith, belki de her insan gibi, sevilmeyi sevmeyi istedi en cok. Ona ‘bir kadina en onemli tavsiyeniz nedir?’ diye soruldugunda cevabi ‘sevin’ oluyor ve bu cevap bir genc kiz ve bir cocuk icin de ayni. Ve tabii sanati, ‘sarki soyleyemezsem olurum’ diyen anlayisi, ‘kariyerinizin en mutlu ani’ diye soruldugunda ‘perdenin her acilisi’ demesi ve olmune kadar saglik problemlerine ragmen sahneden kopamayisi onun hayatindan sanatin onemini gosteriyor.

iste film edith piaf’la ilgili bu ipuclarini veriyor bize. Marion Cotillard cok basarili bir oyunculuk sundugu ortada. arada gazete kupurlerinden ve orijinal goruntulerden gordugumuz gercek edith piaf’a o kadar benzemis ki. bir hayat oykusu anlatsa da kronolojik bir sira izlemiyor film, edith piaf’in hayat oykusunu bilenler veya biyografisini okuyanlar parcalari daha rahat birlestirebilirler tabii, ama bu filmi izlemek icin bir on sart degil. filmde benim en cok hosuma giden ise edith piaf’in orjinal sesinde bir cok sarkiyi dinleyebilmek oldu

edith piaf’la ilgili cekilen ilk film degil bu, bunun disinda da sanatciyla ilgili pek cok film, tiyatro, kitap mevcut. fransa’nin dunyaya mal olmus bu guclu sesini ve hayatini tanimak icin iyi bir firsat. yaziyi onun hayatini da ozetleyen sarkini sozleriyle bitirelim:
“Hayır! Hiçbir şeyden! / Hayır! Pişman değilim hiçbir şeyden! Ne bana yapılan iyilikten / Ne de kötülükten hepsi bir benim için!” Non, je ne regrette rien

~~~~~~~~~~~~
Non, Je Ne Regrette Rien

No, nothing.
No, I regret nothing.
Neither the good done to me, nor the bad;
to me, they're all the same.

No, nothing at all.
No, I regret nothing.
It's all paid for, swept away, forgotten;
I don't care about the past.

With my memories,
I've lit a fire.
My sorrows, my pleasures,
I need them no more.

Swept away are my loves
and all their tremors.
Swept away forever.
I start from scratch.

No, nothing really.
No, I have no regrets.
Neither the good done to me, nor the bad;
to me, they're all the same.

No, nothing.
No, I regret nothing.
Because my life, because my joys,
today, begin with you.
~~~~~~~~~~~~
Non! Rien de rien ...
Non ! Je ne regrette rien
Ni le bien qu'on m'a fait
Ni le mal tout ça m'est bien égal !

Non ! Rien de rien ...
Non ! Je ne regrette rien...
C'est payé, balayé, oublié
Je me fous du passé!

Avec mes souvenirs
J'ai allumé le feu
Mes chagrins, mes plaisirs
Je n'ai plus besoin d'eux !

Balayés les amours
Et tous leurs trémolos
Balayés pour toujours
Je repars à zéro ...

Non ! Rien de rien ...
Non ! Je ne regrette nen ...
Ni le bien, qu'on m'a fait
Ni le mal, tout ça m'est bien égal !

Non ! Rien de rien ...
Non ! Je ne regrette rien ...
Car ma vie, car mes joies
Aujourd'hui, ça commence avec toi !
~~~~~~~~~~~~


Linkler:
http://en.wikipedia.org/wiki/Edith_piaf
http://music.yahoo.com/ar-261423-bio--Edith-Piaf
Devamını okumak için...

14 Ağustos 2007 Salı

Suadiye

Nasil ki temizlik yapmaya herkes kendi kapisi onunden baslamali, Istanbul’u kepce kepce inceleme fikri ortaya atildiginda ilk aklima gelen cocuklugumun, gençligimin gectigi Istanbul’un guzide semti Suadiye’yi büyüteç altına almak oldu.

Suadiye ismini 1905’de yaptırılan camiden alır. II.Abdülhamit zamanında, donemin maliye nazırı olan Reşad Paşa genç yaşında vefat eden kızı Suad Hanım için yaptırır Suadiye Camii’ni. Kederli babanın yaptırdığı bu camiiden ve bu bahtsız genç ve güzel kızdan dolayı bütün bu semtin ismi Saudiye olur. Camii sade şadırvanı, temiz avlusu, ufak minaresi ile semte ismini vermekle kalmayip, önemli bir tarihi eser olarak değer katmaktadır. Hemen köşesindeki çeşme defalarca onarilmasina rağmen halen musluğu yoktur. Istanbul’umuzun pek çok noktasındaki tarihi çeşmelerle aynı acı kaderi paylaşmakta ve kullanılamamaktadır. Umarız ki en kısa zamanda toplum bilinci ile bu kültür eserleri hak ettikleri itimam ile korunabilir hale gelir. Camiinin hemen arkasinda camii vakfına ait olan dükkanların çoğunun durumu içler acısıdır. Yıkık dökük bu yapıların da en kısa zamanda daha güzel ve verimli şekilde kullanımasını diliyoruz. Camii’nin hemen yanından tren yolu geçmektedir.

Bu noktada tren yolunu Bağdat Caddesi’ne bağlayan yaya geçidinin adı “Feride Geçidi”dir. Bu isim bir tren kazasıyla yaşamını yitiren Feride (Cıva?) Hanım anısına (eşi veya belediye tarafından?) yapılmıştır. Haydarpasa'dan kalkıp Göztepe Erenköy’de kuzey doğuya doğru ilerleyen tren, Feride Geçidi’nde birden Bağdat Caddesi’ne yakınlaşır. Tren yolu ile Bağdat Caddesi arasındaki mesafe buralarda 100 metreye kadar düşmüştür. Her ne kadar “Motosiklet ve el arabaları giremez.” tabelası dikkat çekici bir şekillde geçidin her iki tarafında bulunsa da her daim bu kuralin çiğnendiğine şahit olabilirsiniz. Bu durumu saymazsak geçidin her iki tarafı da çıkmaz sokak olduğundan Suadiye Camii civarı ve geçit sakin ve huzur verici bir atmosfere sahiptir.

Suadiye Camii’nin bulundğu Cami Sokağın daha ilerisinde ise mahallenin ilk(öğretim) okulu Turhan ve Mediha Tansel bulunmaktadır. Mediha Hanım II. Abdülhamit döneminde doğmuş, ideali olan öğretmenlik mesleğine zor şartlar altında eğitimini tamamlayarak kavuşmuştur. Kendisi gibi öğretmen olan eşi Turhan Tansel ile hayatlarını eğitime adarlar ve emekli maaşları ile bu okulu yaptırılar. Temel atma töreninde bir kaç gün önce Turhan Bey ani bir kalp krizi ile vefat eder. Mediha Hanım hayatının geri kalanında da maddi ve manevi olarak eğitime hizmet vermeye devam eder. 1994 Şubat'ında hayata veda eden Mediha Tansel yaşadığı evini ve maaşlarından biriktirdiği paraları da Millî Eğitime bağışlar.

Eski taş binanın önünde daha yeni ve modern bir bina yapılmış ve daha sonra ek derslik ile büyütülmüştür. Çok geniş bir bahçesi olmayan okul nezih ortamı ve kaliteli eğitimi ile mahalle sakinlerinin çocuklarının yetiştiği, çocukluklarının geçtiği bir ilkokul olarak eğitime hizmet vermeye devam etmektedir. Okulun arkasındaki küçük sokağa da Turhan ve Mediha Tansel çiftinin anısını yaşatmak için Mektep Sokak isminin yerine onların ismi konuldu.
Bu sokağın diğer ucunda açılan Pırıltı Anaokulu mahalledeki sevimli bir kaç yuvadan biridir. Semtteki eski köşklerin, üç-dört katlı ufak ama geniş bahçeli apartmanların çoğu zamanla yıkılmıştır. Bunlardan korunan bir kaçı anaokulu olarak kullanılmaktadır. Örneğin halen Bilfen tarafından anaokulu olarak kullanılan büyükçe köşk veya daha az dikkat çeken ve daha küçük olan Beyaz Köşk Çocuk evi. Ibak köşkü ise yıkılarak bahçesine yeni bir bina yapılmış, bu binanın yanında bir köşeye aslına uygun hali inşa edilmiştir veya daha doğru bir ifadeyele iliştiriverilmiştir. Yazık ki mahaledeki pek çok diğer köşk bu kadar talihli bile olamamıştır. Bunların yerini çoktan yüksek apartmanlar aldı, şimdilerde ise depreme dayanıklı, içi Avrupa beyaz eşyalarla dolu, akıllı ve dudak uçuklatan fiyatlara rağmen daha inşaat aşamasından kapış kapış giden“residence”ler moda. Tren yolunun diğer tarafına geçtiğimizde korunan ancak arka bahçesine yeni bir bina inşa edilen bir diğer köşk göze çarpar. Bugün Vakko mağazası olarak kullanılan köşk cadde üzerinde mimarisi ile dikkat çekmektedir. Bununla beraber pek çok lüks mağaza ve seçkin restoranlar Bağdat Caddesi üzerinde sıralanmıştır. Tüm bu özellikleriyle yüksek gelirli vatandaşların ve sosyetenin de ilgi odağı olan Bağdat Caddesi’nde son model otomobillere, “komple tikiiz” sloganlarını aratmadan boy gösteren gençlere, kafelerin önüne yığılmış lüks motorsikletlere sıkça rastlamak mümkün. Her haliyle nezih, şık ve pırıl pırıl ola Bağdat Caddesi’nde Suadiye’den Bostancı yönünde ilerlerdiğinizde Çatalçeşme’de bir diğer köşkün önünden geçersiniz. Bu kendi hline terk edilmiş köşk yıkık ve bitap düşmüştür. Bakımsız bahçesi ve nerdeyse dağılmış haliyle köşk içler acısı durumdadır. En kısa zamanda restore edileceğini ümit ederiz. Bu kökün hemen önünde yine korunamamış bir başka eser yer alır: Çatalçeşme. Muslukları söküktür ve üzerinde seçim döneminde kalma yazılar bulunmaktadır. Zaten önünden geçmek mümkün olmadığı gibi, arkasından geçenlerin veya diğer kaldırımda yürüyenlerin eseri farketttikleri şüphelidir. Bir kez daha umuyoruz ki su kültürünün bu önemli yapı taşları layık oldukları ilgi ve itinaya, bizler de gerekli bilince kavuşuruz.

Suadiye’de Bağdat Caddesi’ne paralel uzanan Sahil Yoluna ağaçlı şirin ara sokaklardan inmek mümkündür (Selvili sk, Akasyalı sk, Çınarlı sk... ). Fenerbahçe’den başlayan sahil yolu tüm sahil şeridi boyunca Pendik’e kadar uzanır. Burada yürüyüş, koşu yapanlar; bisiklete binenler, köpeklerini gezdirenler, çimlere uzanıp deniz manzarasının keyfini çıkaranlardan tutun balık avlayanına, uçurtma uçuranına kadar haftasonunu değerendirmek isteyen pek çok insana rastlamak mümkün. Suadiye sahili geçmişinden beri plajı ile beraber anılıyor. Suadiye'de Mabeyinci Sadi Bey'in korusu ve köşkü (simdi yok) yanında acılan plaj (1930'larda) buranın kalabalıklaşmasına katkıda bulunmuş. Sahil yolunun yapılması ve kirlilik nedeniyle yakın zamana kadar kullanılamayan bu plajın şimdi yeniden kullanıma açılması söz konusu. Her ne kadar bugün gittiğinizde yazın sıcağında bunalan Istanbulluların bu yeni plajta ve Caddebostan plajında denize girdiğini görseniz de ben hala adalar manzarasını, yelkenlileri, deniz otobusunu ve ada vapurlarını izlemeke yetiniyorum. Suadiye sahilindeki bir diğer demirbaş ise Suadiye Oteli, Bağdat Caddesi’ne buradan çıkıldığında Zara’nın köşesine varmak mümkün. Bu yol üzerinde yer alan Movieplex sinema merkezi dışında Suadiye’deki alışveriş merkezlerinde bulunan küçük sinema salonlarında da beyazperdeyi takip etmek mümkün. Bunun dışında Caddebostan Kültür Merkezi de sinema salonları, tiyatro salonu, sergileri, kitabevleri ve Hayal Kahvesi ile güzel bir kültür merkezi.

Suadiye’den bahsederken güzel habitatına değinmeden geçmek olmaz. Güzel düzenlemiş bahçeleri, palmiyeler, manolyalar, ıhlamur, çınar, akasya ağaçları, akşamsefaları, ortancalar, güller ile görülmeye değer. Sahilde martılar ve semtin her köşesinde rastlanan mağrur kediler ile uyanık kargalar ise buranın belki de en eski sakinleri. (Burada bir parantez açıp kedi ve kargaların aslında çöpün bulunduğu yerlerde çokça olduğu ve Suadiye’nin kapağı bir türlü kapanmayan çöpleri gerçeğine değinmeden edemiyoruz.) Ama haksızlık olmasın durumu hayvansever mahallelilerin kedi mamaları ile beslediği kedilere ve mahalledeki ceviz ağaçlarının müdavimi kargalara bağlayarak bitirelim nezih semtimizle ilgiliyi yazıyı.


Bağlantılar:
http://www.tmtansel.k12.tr/
http://www.medihatansel.com/
ATAKUL, Cahide, Küçük Muallime Hanım Öğretmen Mediha Tansel, Hayatı ve Hizmetleri, Eylül 1991.

Devamını okumak için...

5 Ağustos 2007 Pazar

Cemil Meriç


“Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.” Cemil Meriç, Jurnal, 18.6.1974


1916’da Hatay’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idaresindeki Hayat’da Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu. Tercüme bürosunda çalıştı, ilkokul öğretmenliği ve nahiye müdürlüğü yaptı. 1940’ta İstanbul Üniversitesi’ne girip Fransız Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. Mükemmel düzeyde Fransız okuyup yazan Meriç, İngilizceyi anlıyor, Arapçayı, kendi ifadesiyle “söküyor”du. Elazığ’da (1942-45) ve İstanbul’da (1952-54) Fansızca öğretmenliği yaptı. 1941’den başlayarak İnsan, Yücel, Gün, Ayın Bibliyografyası dergilerinde yazmaya başladı. İÜ’de okutmanlık yaptı (1946-63) Sosyoloji Bölümü’nde ders verdi (1963-74). 1955’te, gözlerindeki miyopinin artması sonucu görmez oldu, ama olağanüstü çalışma ve üretme temposu düşmedi. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. Hisar dergisinde “Fildişi Kuleden” başlığıyla sürekli denemeler yazdı. 1974’te emekli oldu ve yılların birikimini art arda kitaplaştırmaya girişti. 1984’te önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi, 13 Haziran 1987’de vefat etti. İlk telif eseri Balzac üzerine küçük bir incelemeydi. Hint Edebiyatı (1964) daha sonra Bir Dünyanın Eşiğinde başlığıyla iki kez daha basıldı. Saint-Simon, İlk Sosyolog İlk Sosyalist, 1967’de çıktı. 1974’ten sonra yayımlanan kitapları şunlardır: Bu Ülke (1974), Umrandan Uygarlığa (1974), Mağaradakiler (1978), Kırk Ambar (1980), Bir Facianın Hikayesi (1981), Işık Doğudan Gelir (1984), Kültürden İrfana (1985).


Balzac’tan yaptığı çevirilerin ilki 1943’te yayımlandı. Fransız edebiyatından yaptığı çevirilerin yanı sıra, Uriel Heyd’in Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri (1980), Thornton Wilder’ın Köprüden Düşenler (1981) ve Maxime Rodinson’un Batı’yı Büyülen İslam (1983) adlı eserlerini de Türkçeye kazandırdı. Cemil Meriç’in “Bütün Eserleri” toplu halde basılırken, daha önce yayımlanmamış üç kitabı daha yayımlandı: Jurnal 1 (1992), Jurnal 2 (1993), Sosyoloji Notları ve Konferanslar (1993).

Bağlantılar:

http://www.cemilmeric.net/

Alıntılar:

BiR FACiANIN HiKÂYESi'nden Alıntılar:

"Zavallı sair... Bülbül hamûs, havz tehî, gülistan harab diye inliyordu. Ne bülbül kaldı, ne havz.
Toplum zıvanadan çıkmıs. Cinayet cinayeti kovalıyor. Akıl susmus ve mefhumlar cehennem! Bir raks içinde tepinip duruyor. Sloganlar yönetiyor insanları. İdeolojiler yol gösteren birer harita degil, idrâke giydirilen deli gömlekleri. Aydın dilini yutmus; namlular konusuyor. Bir kıyametin arifesinde miyiz acaba? Dünyayı Seytan mı yönetiyor? Düzeni büyücüler mi bozdu? Bu kördügümü çözecek İskender nerede?"
...
"Yasayıs tarzımız babalarımızınkinden çok baska. Hayatımızı düzenleyen tek faktör: Ekonomi. Üç ayrı yoldan aynı feci akıbete sürükleniyoruz: Entellektüalizasyon, materyalizasyon, egalizasyon.
Entellektüalizasyon: Ruhun inisiyatifin, hürriyetin ve diledigimiz gibi hareket etme kabiliyetinin bir yana itilisi. Karar muhtariyetini kaybettik. Karsılastıgımız her durumda ne yapacagımız önceden belli. Bir emirler ve yasaklar agı ile kusatılmısız. Bir sistemin parçasıyız. Ferde kılavuzluk eden gönül degil, kendi dısında bir kafa. Bir isletmeye giren herkes ruhunu vestiyere bırakıyor. İnsanın gerçekten insan oldugu bir medeniyet sona ermistir artık. Emegin mahiyeti degismistir. Materyalizasyon: Günümüz insanı bir makinadır, daha dogrusu makinanın bir parçasıdır,
Egalizasyon: Yasayıs sekillerimiz bastanbasa yeknesaklasıyor. Çagımızın vebası, bu yeknesaklasma.
Üçü de aynı hastalıgın belirtileri: Rasyonalizasyon (BKZ. Umrandan Uygarlıga, “Çagdas uygarlık düzeyi”)
Degerin biricik temeli, biricik ölçüsü: Servet. Tek mertebeler dizisi var: Gelire ve sermayeye dayanan hiyerarsi. Deger adına ne varsa, büyüsünü kaybetti. Daha dogrusu, tek hikmet-i vücudu kaldı: Para kazanmak. Malı mülkü olmayan hiçtir. Aydın, hatırı sayılır geliri varsa itibar görür. Eskiden servetin kaynagı siyasi idi. Siyasi nüfuzunuz varsa, servetiniz de vardı. Bugün paranız varsa nüfuzunuz da var. Paranın kaynagı: İktisat. Seçkinler, is hayatına akıl erdirenlerdir. Para babaları ile siyasi sefler sarmas-dolas. Ülkeleri yönetenler, servet sahipleri: Sarraflar, bankerler, bezirgânlar veya sanayiciler"
...
"Devlet, iktisadi çıkarların savunucusu. Hükümet seklinin fazla önemi yok. Demokrasi dedigimiz, sınıflar arasındaki uzlasmanın kanunilesmesi. Savasın amacı da: Ya maddî çıkarları korumak yahut yeni kazançlar saglamak.Düsman: Yoksul kalabalık. Kalabalıgın her mel'ânete basvurması kabil, onun için dikkatle denetlenmesi sart. Ortak bir suur yok artık. Herkesin konustugu dil baska. Hırsızlarla dolu bir panayırdayız. Bezirgânlar mallarını sürmek için sesleri çıktıgı kadar bagırıyorlar. Tam bir yaygara. Oysa medeniyet üslûp demektir."
...
"Anarsist, ütüyopyalarını ballandıra ballandıra anlatırken irkiliyoruz. Ama düsmanlarını elestirir, kurulu düzenin savunucularını yererken, hükümlerinin çok yerinde oldugunu kabul ediyoruz."
...
"Geçen asrın sonlarında bir Fransız hukukçusu söyle yazıyordu: “Bugün basrolde üç aktör var: parababası, politikacı, anarsist. Makinalasan realite, gemi azıya alan üretim, politikacı ile is adamını eritti; artık güçleri sadece görünüste. Modern dünya belli bir insan tipi doguruyor hep, Janus'a benzeyen bir insan: bir yüzü ile robot, bir yüzü ile manda! Reklâmın ve propagandanın biçimlendirdigi, Pavlov'un köpekleri gibi sartlı reflekslerle harekete geçen bu insan karsısında isyan ediyor anarsist. Ve öfke ile haykırıyor çagdaslarına: “Ol veya öl.” İnsan, hürriyetini bir an önce elde edemezse, baskının pençesinde uçuruma sürüklenecektir. 1888'de İspanyol anarsistleri, Valence'deki bir toplantıda söyle diyorlardı: “Toplum boyun egerse ne âlâ. Cana kıymamıza lüzum kalmaz. Karsı koymakta direnirlerse, serrin ve rezaletin kökünü kazımak lâzım, ama hepimiz ölecekmisiz, ölelim.”"
...
" Toplumda daha az yetenekli, daha az kurnaz, daha az güçlü olan, kuvvetli tarafından ya mahvedilir, ya kölelestirilir."
...
"Anarsist doktrinlerin üzerinde birlestikleri bir baska nokta: Üretim ve emegin kendiliginden düzenlenecegine inanısları. Onlar da Fourier gibi her seyin (çekim sayesinde) tıkır tıkır isleyecegini söylerler. Bir kelimeyle hepside iyimserdir."
...
"Düsüncenin de, eylemin de esiginde abes var. Belki karısık, belki müphem. Ama kesin bir duygu. Uzak, ama mevcud. Bir beklenmedik duygu, bir yolun dönemecinde veya bir lokantanın aralıgında içinize çöker. Ani ve rezil bir duygu. Birden yakalayıverir sizi. Ve bütün hayatınızı degistirir. Size mahsus bir tecrübe. Baskasına aktaramazsınız.
Uyanıs, tramvay, dört saat çalısma, yemek, tramvay, dört saat çalısma, yemek, sonra uyku ve Pazartesi, Salı, Çarsamba, Persembe, Cuma ve Cumartesi aynı yeknesaklık.
Umumiyetle sıkılmadan yaparız bu yolculugu. Jestlerimizin otomatizmi de, gündelik hayatın dıs ritmine uyar. Anlamsızlık, yalnız dısımızda degil, içimizdedir de."
...
"Bu anlasılmaz dünya, bu saçma sapan gündelik hayat, ölümle sona erecek olan bu sessiz komedi karsısında, suur... Suur uyanıncaya kadar gayet tabii ve rahat olarak yasanan gündelik hayat. Birdenbire sıkıcı ve mide bulandırıcı olmaga baslar. Çünkü suur, hayatın otomatik ritmi ile kaynasmısken, bu ahenk bozuluverir. Sasırır insan. Ben ki suurum, nasıl olmus da kendi dısımda bir varlıkla kaynasabilmisim? Suur ayrılır ve islemege baslar. Anlarız ki suur, tek güzel sey. Çünkü her sey suurla baslar, her seyin degerini yapan suurdur. Bir yanda suur, ötede irrasyonel. İzlenecek üç yol var:
1 - Hayatın manası yoksa öldürürüm kendimi. Ama kimsenin kendini öldürdügü yok. İntihar bir çözüm degil, çünkü suuru hesaba katmıyor. Abes, suurdan dogmustur ve bir hakikat olarak yasamalıdır.
2 - İkinci yol, ümid. Suurun önünde abes duvarı var. Suur yeni bir hayat arar. Bu dünyanın anahtarı olan baska bir dünya hayali ile yasar. Bir gün her sey aydınlanacaktır. Daha simdiden her seyin bir hikmet-i vücudu oldugu düsünülebilir. İman söz konusudur. Camus burada teselli metafiziklerini tahlil eder.
3 - Gerçek çözüm yolu: İsyandır. Uyusuklugu red etmek ve suurdan yana olmak kahramanca bir çözüm. İsyan abes'e yönelis, abese bakıs, suuru abese fırlatıstır. Yasamak, abesi yasatmaktır. İsyanın kaynagı gurur degil, suurdur. Evet, isyan dünyayı alt eder, ama ümidsizdir, çünkü mutlak bir ölüm düsüncesinden dogar, isyanla suur ölümsüzlesmez."
...
"hürriyet bayragı altındaki esir kampları insan sevgisi adına veya insan üstü ugruna islenen katliamlar muhakemeyi bir mânâda alt üst ediyor. Cinayet suçsuzluk postuna bürününce (zamanımıza mahsus garib bir terslik), suçsuzluk kendini savunmak zorundadır."
...
"Peki, elinizi kolunuzu baglasanız, o zaman da baskalarının öldürülmesine rıza göstermis olmıyacak mısınız? Tek hürriyetiniz var; insanların mükemmel olmadıgından yakınmak."
...
"siddet, tarihin hiçbir döneminde çagımızdaki kadar yüçeltilmemistir."
...
"“Çok acı, daha dogrusu çok ayıp... Bombalar patlar ve günahsız insanlar göz göre göre öldürülür veya sakatlanırken gazetelerdeki iri baslıklar ve haber bültenlerine öylesine alıstık ki, kılımız bile kıpırdamıyor artık. Birbirini kovalayan her saldırıdan sonra içimizden yükselen öfke çabucak kaybediyor etkisini.” (Anthony) Tony Burton"
...
"Asya’nın çöküsü diye bir mesele yok. Avrupa’nın uyanısı diye bir harika var: Batı olayı,"
...
"... Avrupa'nın yayılması korkunç oldu: bütün Afrika'yı, Okyanusya'yı, Güney Asya'nın tümünü ele geçirdi Avrupa. Haritaya bir göz atın. Fransa’nın, İngiltere'nin, Hollanda'nın, Belçika'nın, Almanya'nın sömürgelestirdigi uçsuz bucaksız topraklar görürsünüz."
...
"Rusya Avrupa'nın gözünde egzotik ve Asyalı olmaktan kurtulamamıstır bir türlü. Kurtulamamıstır çünkü Ortodoks’tur. Ortodoks demek, Bizans'a yakın demek. Batı Avrupa milletlerinden çok, Balkan kavimleriyle akraba... Bu yüzden de, Avrupa'nın dısında tutulmaya mahkûm."
...

Yorumlar:

zarka:
Henüz kitaplarina baslamadan once Cemil Meriç ile ilgili okudugum yorumlarda dikkatimi ceken yazarin yuceltilmesi oldu. Genel olarak "Ustat" diye bahsedilmesi, duyulan saygi belki normal karsilanabilir ancak bir dusunurun, bir yazarin kutsallastirilmasinda hep soguk bakarim. ne de olsa fikirleri vardir, bu fikirler degerlidir ama mutlak ve tek dogru olmadiklari gibi okur dusunurden farkli hatta zit bir yaklasima sahip olabilir, kimi tespitlerini yerinde bulurken digerlerine katilmayabilir.
Bunlar sanirim cogunlugunda katilacagi noktalar. Cemil Meric okumaya basladiktan sonra beni en cok etkileyen seylerden biri bir konu ile ilgili farkli yaklasimlari ayni anda sunmasi oldu, iste fikir iscisi ile kastedilen.
Onu okudukca ona verilen degeri anlamak mumkun oluyor. Cemil Meric'i okurken genelde tarihi, dusuncenin gelisimini ve ozelde kendi dusunce tarihimizi, gecirdigimiz asamalari ve en onemlisi bunlarin bize etkilerini gormek mumkun oluyor. Onu okudukca kendimi biraz daha iyi taniyor ve anliyorum. Bir dusunur yazdiklariyla size bu hissi verdiginde, duydugunuz saygi ayni zamanda bir minnettarliga donusuyor. Artik o sadece bir zamanlar yasamis bir yazar degil, su anda size destek olan, dertlerinizi dinleyen, anlayan ve size sizi anlatan bir dost, danisip guvenebileceginiz bir buyuk, bir "Ustad"tir.
Su asamada Cemil Meric’e „Ustad“ demeyi kendi acimdan yine de iddali buluyorum. Cunku dusuncenin bu boyutuna gecebilmis birine „ustad“ diyebilmek icin onu hem cok okumak hem de anlayarak okumak gerekir. Yazdiklari sifre iceren mesajlar gibi bu noktada okuyucunun derinligi, bilgisi onem kazaniyor. Bu noktada evet „ustad“tan cok sey ogreniyorum ancak onun „ogrencisi“ oldugumu soylemek fazla iddali. Ama bu bir bahane degil olmamali da. Cemil Meric’i okumak sanirim hepimizin vazifesi/borcu. Bugun begenemiyorsak yasadiklarimizi ve sikayetcisi/yabancisi isek kendimizin, bir eksikler hissediyorsak sanirim bu birazda Cemil Meric oku(ya)mamaktan kaynaklaniyor. Dusunce dunyamizin temel taslarindan biri oldugunu dusunuyorum, goruslerini katilip/katilmamak gibi bir sey zaten soz konusu degil, cunku dikte ettigi bir soylemi yok. Onu okuyarak dusunmeyi ogrenmek mumkun, uzak kaldigimiz -uzak kaldigimizi icin geri kaldigimiz- dusunceyi.

redcycle: arkadaslar,cemil meric okurken anlamadığım kelimeler oluyor haliyle.. bunun icin iyi bir sozluk önerebilecek olan var mı?
zarka:
simdilik internet uzerinden idare edebilecegin iki kaynak:

http://www.osmanlicaturkce.com/

http://www.ebrulisozluk.net/

ama kutuphanemiz icin iyi bir sozluk de edinmek iyi olur tabii.bir de "bir facianin hikayesi"ne internetten ulasmak icin:

http://rapidshare.com/files/21223924/cemil_meric_bir_facianin_hikayesi_.rar


Devamını okumak için...

24 Temmuz 2007 Salı

Caferağa Medresesi ve Sultanahmet

Caferağa Medresesi; Sultanahmet'i keşfe çıkıp da yorulanlar ya da bu tarihi atmosferi yaşamak isteyenler için uygun bir mekan.

Caferağa Medresesi Kanuni Sultan Süleyman döneminde Babüssaade ağalarından Cafer Ağa tarafından, Mimar Sinan'a yaptırılmıştır. (http://www.tkhv.org/caferagamedresesi.html)
Medresede Geleneksel Türk El Sanatlarının öğretildiği, üretildiği ve satın alınabildiği 15 dershane/sergi odası, saray ve şark odaları, büyük bir salonu bulunan ve huzur verici bir bahçeye sahip mistik bir atmosferin hakim olduğu bir ortam. Caferağa Medresesi İstanbul’un tarihi havası ile sanat ortamının birleşimini sağlıyor. Günümüzde medrese odaları sanat atölyeleri olarak kullanılmaktadır. Sanat atölyelerinde ebru, seramik, hat, tezhip, minyatür, vitray vb. el sanatlarının yanı sıra ney, tef vb. enstürimanlar ile musiki icra edilmektedir. Caferağa medresesinde bu eşsiz enstürmanların


musikisi eşliğinde huzurlu dakikalar geçirebilir ve medresenin serin bahçesinde kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Bu güzel mekanda yorgunluğunuzu attıktan sonra İstanbul tarihi merkezlerinden Sultanahmet’te kaldığınız yerden gezmeye devam edebilirsiniz. Sultanahmet Meydanı İstanbul’un en önemli meydanlarından biridir. Sultanahmet, İstanbul`un üzerine kurulduğu yedi tepenin ilkidir. Sultanahmet Meydanı "Hipodrom" at meydanı anlamına gelir. Burası Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetildiği bölge olması dolayısıyla özel bir öneme sahiptir. Bu meydan Bizans devrinde Hipodrom olarak bilinirdi. Osmanlı döneminde buraya At Meydanı denmiştir. Hipodrom günümüze zemini 4-5 metre yükselmiş ve kalabilmiş 3 abide ile gelmiştir. Bu abideler Mısır’dan getirilen Obelisk, Yılanlı Sütun ve Örme Obelisktir. Meydanda bulunan bu abideleri, Sultanahmet Camii’yi, Ayasofya Camii’sini vb. sanat harikalarını gezebilirsiniz. Sultanahmet Camii; Sultan I. Ahmet döneminde Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Sedefker Mehmed Ağa tarafından yapılmıştır. Sultanahmet Camii'nin mimari tarzı öteki camilere göre, birçok bakımdan farklıdır. Sultanahmet Camii'nin kubbesi yuvarlak ve iri sütunlar halindeki filayaklarina oturmaktadır. Orta kubbe dört sivri kemer üzerine oturtulmuş, köşeleri pandantifle doldurulmuştur. Yarım kubbelerin kenarları da sivridir. Işık süzülmesini kolaylaştırmak için pencere ve kemerler de değişik bir stilde yapılmıştır. Işığın cami duvarlarını süsleyen renkli çinilere değişik şekillerde yansıması düşünülmüş, pencere camlarına buna göre renkler verilmiştir. Sultanahmet Camii, yapıldığı dönemde İznik'ten getirilen 20 bini aşkın mavi çini süslemesi nedeniyle, genellikle turistler tarafından “Mavi Camii” olarak da bilinir. Sultanahmet Türkiye'nin altı Minare minareli ilk camisidir. Bir efsaneye göre dönemin padişahı I. Ahmet, başta minareleri altından yaptırmak istemiştir. Ama kaplamada kullanılacak olan altının değeri padişahın bütçesini fazlasıyla aşınca, caminin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa bu emri güya yanlış işiterek, "altın" sözcüğünden "altı" yaparak, camiyi 6 minareli inşa ettirmiştir. Minarelerin dördü üçer, ikisi de ikişer şerefelidir. Sultanahmet Cami’nin diğer özelliği ise, İstanbul şehrinde yaşamış tüm uygarlıklardan izler taşıyan Tarihi Yarımada'nın denizden seyredilebilen “muhteşem” siluetine damgasını vurmasıdır. Bu sanat eseri camiyi gezereken diğer camilere göre ayırt edici özellikleri rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz.

Sultanahmet Meydan’ı bu tarihi dokularını keşfederken güzel bir yemek yemeyi isterseniz Ayasofya ve Sultanahmet Camii arasında bulunan Yeşil Ev’i tercih edebilirsiniz. Yeşil Ev Reji Nazırı Şükrü Bey’e olan bir konaktır. Konak Turing tarafından aslına uygun olarak restore edilmiş ve 19. yüzyıl stilinde dekore edilmiştir. Yeşil Ev sakin bahçeye, eşsiz bir restorana, nostaljik dekorasyonlu odalara ve özel Türk hamamlı paşa odasına sahiptir. Yeşil Ev, bir otel ve restorandan çok sizi yüzyılın ötesine çeken rahat bir ev havasındadır. Saat yediye kadar Somaki mermerden olan anıtsal havuzu ve yüksek ağaçlar altında rengarenk çiçeklerle bezenmiş bahçesinde cafe hizmetiyle, saat yediden sonra farklı lezzetleri barındıran restoranıyla Yeşil Ev sizlere kapasını açmaktadır. Cafe menüsünde mantı, spagetti çeşitleri, soğuk sandiwch çeşitleri, krepler vb. seçenekleri barındırmaktadır. Restoran menüsü tavuk, kuzu vb. et yemeği çeitleri, balık çeşitleri, salat çeşitleri ve lezziz tatlı çeşitleriyle zengin bir menüdür ancak yemek servisi saat 19:00’dan sonra başlamakta, önemli bir detay.

Yemek sonrası şöyle iyi demlenmiş bir çay içmeyi düşünürseniz Sultan Ahmet Meydan’indaki çınar altı serinliğindeki kahvelerden birini tercih edebilirsiniz. Sebil Cafe’de bu mekanlarından biri. Buranin hemen yanında İstanbul Sanatçılar Çarşısı bulunmakta. Vitrinlerinde sergilenen çini, gümüş, bakır işleri görmeye değer.

Özellikle turistlerinde yoğun olarak bulunduğu yaz günlerinde Sultan Ahmet’teyseniz umulmadık bir anda hiç beklenmedik bir süprizle karşılaşabilirsiniz. Bir de bakmışsınız mehteran takımı kalabalığın içinde göz alıcı renkleri ve coşkulu marşlarla belirmiş. Böyle keyifli bir zaman geçirmek için Sultanahmet Meydanı gezilecek en uygun seçenektir….


Devamını okumak için...

21 Temmuz 2007 Cumartesi

Elif Şafak

Elif Şafak'ın eserleri ile ilgili rengarenk yorumlar, eserleri ve kısa bir biyografi ile beraber...

ESERLERİ:
Şehrin Aynaları
Pinhan
Med-Cezir
Mahrem - Görmeye ve Görülmeye Dair Bir Roman
Bit Palas
Beşpeşe (Murathan Mungan, Pınar Kür, Faruk Ulay, Celil Oker ile)
Araf
Baba ve Piç

BİYOGRAFİ:
Elif Şafak, 1971, Strasbourg doğumlu. ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdi, yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümü'nde, doktorasını ise Siyaset Bilimi alanında tamamladı. "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Kadınsılık-Döngüsellik" konulu yüksek lisans tezi Sosyal Bilimler Derneği'nce ödüllendirildi. İlk öykü kitabı Kem Gözlere Anadolu 1994 yılında yayımlandı. İlk romanı Pinhan ile 1998 yılı Mevlana Büyük Ödülü'nü aldı. Bunu Şehrin Aynaları ve yazara 2000 yılı Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü'nü kazandıran Mahrem izledi. Bu romanıyla geniş bir okur kesimince tanınan yazar, diğer romanları gibi Metis Edebiyat dizisinde yayımlanan Bit Palas (2002) ve Araf'ı (2004) yazdı. Kadınlık, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat konulu yazılarını Med-Cezir'de (2005) bir araya getirdi. Bir süredir ABD'de yaşayan Elif Şafak Avrupa ve ABD'de çeşitli gazete ve dergilere yazmakta, Michigan Üniversitesi'nin ardından Arizona Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Kitapları çeşitli dillere çevrilen Elif Şafak'ın İngilizce kaleme aldığı son romanı Baba ve Piç (2006), dünyanın önde gelen yayınevlerinden Viking/Penguin tarafından basılmıştır (2007).

zarka: dikkatimi cekti okudugum kitaplarinda mutfak, yemek, yeme
aliskanliklari uzerinde duruluyor, daha da acikcasi yeme sapkinliklari.
acaba onun da var mi boyle huylari? ;)

a: Cevabini okuyunca aklima ilk sen geldin... :)

Mahrem'de sisman bir kadinin ic dunyasini anlatiyorsunuz. Bunlari yasamayan biri yazmis olamaz dedirtircesine bir anlatim zenginligi var. Bunu nasil basariyorsunuz? Empatiye yatkin misiniz?

Elif Safak: Ben sadece Mahrem'de degil, daha onceki romanlarimda da hep "olmadigim seyi" anlatmisimdir. Ilk romanim Pinhan'da dogustan cift cinsiyetli bir insanin ic arayisi anlatiliyordu. Ikinci romanim Sehrin Aynalari'nda ise agirlikli olarak dinsel azinliklari anlattim. Ilk bakista ben bu insanlardan biri degilim. Ama onlari anlattim, cunku kendimi onlara yakin hissettim. Bence hayatla iliskisi puruzsuz olamamis insanlar, hayatla iliskisi puruzlu olan insanlari kendilerine yakin hissedebilirler. Bu ruhsal bir yakinliktir. Ruhsal yakinlik icin gidip illa da o insanin konumunda, kisvesinde olmak gerekmez. Ben buna ruhdaslik diyorum. Ben romanlarimda ruhdaslarimi anlatiyorum, sevdigim, hissettigim insanlari anlatiyorum ama ilk bakista, yani yuzeyde, bu insanlarla hicbir ortak noktam yokmus gibi gorunebilir. Oysa yuzeyin altina bakarsaniz cok ortak noktam oldugu ortaya cikar.

Kaldi ki benim icin edebiyat, insanin "oldugu sey"i degil, "olmadigi sey"i anlatmasidir. Eninde sonunda, o "olmadigi sey"den hic mi hic uzak olmadigini gormek ve gosterebilmek icin. Yani baska turlu olsaydi herkes sadece kendi yasadiklarini anlatir ve edebiyat bir otobiyografi geleneginden ibaret kalirdi. Oysa tam tersine, insanin baskasinin kiligina burunebilmesine, baskasinin hayatini yasamasina olanak verir edebiyat. Ben de romanlarimda bunu yapiyorum.


From: Elif Safak: "Kelimelerin de insanlar gibi omru vardir", Soylesi: Melih Bayram Dede, Dergibi.com, 2000


a: Son 3 aydir Harvard Universite'si kitapcisinda, -hemen giriste, kosede- Elif
Safak kitaplarina ayrilmis kocaman bir stand var.
Yukari katlardan birinde de Orhan Pamuk kosesi var, " this year's Nobel Prize Winner" basligiyla. Onlerinden her geciste gulumsuyorum.

Ben Elif Safak'i Ingilizce cevirilerden okuyabilecegim. Bu ilk planda dejavantaj gibi gorunse de, grubumuza yeni bir bakis acisi getirebilir diye dusunuyorum. Neden diyeceksiniz. Gecen gun NPR'da (national public radio) Elif Safak unlu bir programa davetliydi*, orda Ingilizce yazarken farkli bir uslup gelistirdigini soyluyordu. Daha rahat, genis bir tarz. Tipki bu iki dilin kullanildigi toplumlar arasindaki fark gibi. Ornegin, diyordu, iki dilde de akici konusan arkadaslarim, Turkce argo kelimeleri agizlarina almazken (ozellikle kadinlar), Ingilizce kullanmaktan cekinmiyorlar. Bence, cocuklarda ozellikle goze carpiyor bu durum, anne babalariyla Turkce konusurlarken cok tanidigimiz bir iletisim gozlemliyoruz, ama ayni cocuklar ayni kisilerle Ingilizce daha senli benli, daha ozguvenli ("ben bilirim, otorite degil" tarzi) bir stil elistiriyorlar. Uzun lafin kisasi, ben the Bastard of Istanbul'u tekrar gozden gecirip notlarimi sanal ortama aktararak basliyorum Elif Safak temali yuruyusumuze.

*Programi dinlemek isterseniz: http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=7217653 .
Dogrusu Ingilizce'yi kullanirken ki uslubuna hayran kaldim Elif Safak'in. Kelimeleri son derece yerinde seciyor, ve telafuzu cok guzel. Diger tum etnik gruplar gibi, Turklerin de oldukca belirgin bir aksani var, buna burda egitim alanlar dahil. Bir Orhan Pamuk'u dinleyin ornegin. Cok merak ediyorum, bu kadin dilini nasil bu kadar gelistirebilmis.

sk: biliyosundur belki Araf'i Elif safak ingilizce yazmis zaten. baskasi Turkceye cevirmis. en azindan bu kitap icin dezavantaj olmiyacaktir senin icin. hatta ingilizce problemi olmayan birisi icin (like you :)) kitabi ilk dilinde okumak avantajdir bile bence...

a: Elif Safak'in Bogazici Universitesi'nde verdigi bir konusmanin ardindan burdaki ogrenci/insan profili hakkinda yazdiklari.

Hakikaten boyleydi Bogazici, cok sey ogretti. Bu yuzden bizim gibi gruplar onemli, hem birbirimizden tum farkliliklara ragmen birseyler ogrenebilmek hem de topluma bu degerleri katabilmek icin:

"Guzel olan, ozel olan, nadir olan tum bu ogrencilerin birbirlerinin lafini kesmeden, kucumsemeden ayni salonu paylasmalari ve belki bilerek belki bilmeyerek bir "demokrat kamusal alan" yarattiklarini gormekti benim acimdan. Ister istemez kendi ogrencilik yillarima gitti zihnim. Ben 1990'lar baslarinda ODTU'de ogrenci iken ben ve benim gibi "politik"
ogrenciler, muhalif fikirlerin penahi "Sanli ODTU" gelenegini surdurmeye ve 12 Eylul darbesinin universiteyi tamamen depolitize etmedigini kanitlamaya ahdetmistik. Ne var ki bu misyondan hareket ederken, kendi goruslerimizi yankilamayanlari zerre kadar dinlemez, insanlari sistem karsisindaki mevzilerine gore kategorilerine ayirirdik. Hele hele universiteye gelmis bir konusmaci soylesi esnasinda sevmedigimiz turden bir cevap verirse aninda dayilanir, efelenir, heyheylenirdik. Ya salonu terk eder ya da ona terk ettirirdik. Kucumsemek ve otelemek bir refleksti adeta. Filancalar "libos", falancalar "donek", filancalar "satilmis", falancalar "asimile olmus"... Buzlukta bekleyen dondurulmus gida gibi hazirdi tanimlamalarimiz. "

http://www.elifsafak.us/yazilar.asp?islem=yazi&id=179


zarka: pinhan

elif safak'in romanlari arasinda en farkli olan pinhan. digerleri ile ruhdas karakterler olabilir ama ayni caga ait olmamalarini sanirim boyle dusunmeme yol acti.

tahliller cok derinlemesine, oyle ki hikaye ile baglantilari sonralari ara ara cikiyor. bana safak'in kitaplari hep su hissi verdi; bir suru ucu acik birakilmis ip sonra beklenmedik bir anda bu acik uclar bir yere veya birbirlerine baglaniveriyor. pinhan'da yazar tahlil ve tasvir yapmanin keyfine oyle bir dalmis ki bazi iplerin ucunu bir yerlere baglamaya ihtiyac bile duymamis.

kelimelerin zenginligi cok etkileyici. safak tum romanlarinda elinde ne var ne yok kullaniyormus izlenimi veriyor. mutfakta ne var ne yok kullanan bir asci gibi. burada safak'in yazarliga bakis acisinin da etkisi var sanki. basarili bir yazar olmanin hirsi ile hiclik, bir daha yazamamayi goze almanin rahatligi arasinda gidip gelmelerinin etkisi. ilk romani pinhan'da -bu hiclik hissinden kaynaklandigini dusundugum- kelimelerdeki muhtesem zenginlik, orneklerdeki cilginca cesitlilik, yazma zevkinin tadini cikarmasi, tasvirleri musrifce diledigi gibi uzun uzun anlatisi diger kitaplardan cok daha baskin. bu kitabin okunurlugu uzerinde bir etkiye sahip ama bu duurm yazarin umrunda degil. oyle ki o her anlattigi hikaye ile bir kapi aciyor okura iceri girip gezmeyi ona birakiyor.


pinhan'daki bu rahat ama acemi hali cok hosuma gitti yazarin. kendini okutmasini profesyonelce bilen bir roman olmayabilir pinhan, ama samimiyeti ve zenginligi etkileyici. yazarin son romanlari sarkacin bir ucundan digerine kaydigi izlenimini uyandirdi bende.


pinhan'in bir de konusu var, o cafcafali, o kalabalik tasvirlerin arasinda bir de hikaye var veya daha dogrusu bir cok hikaye var. pinhan'in hikayesi mesela, ikibaslilik. bu konu bir akademisyen edasiyla ve gayet duygusal olarak ele aliyor. belli ki yazar bu ikibasliligi "lezbiyenlik, escinsellik, subyancilik" gibi bir basitlige indirgemek istemiyor. sittinsenenin Akrep Arif mahallesinin Naks-i Nigar ismini alarak yasadigi ikibaslilikla vurgulamak istiyor bunu. Bir de masalsi bir hal ile sunarak, dervis kiligina sokarak ve bu sakincili kelimelerden uzak durarak hikayenin basitlesmesini engellemek icin ozel bir caba gosteriyor sanki. hem tehlikeli sularda gezinmek hem de bu sulari bulandirarak burada oldugunu pek de belli etmeme kaygisi gibi. burada bulanikliktan kastim aslinda ozene bezene islenmis tul perdeler gibi dikkat ceken ve iyi bir dil ve edebiyat calismasi, konunun daha naturelist ve indirgemeci bir hal almasini engelleyen bir tul.


safak ile ilgili deginmek istedigim bir baska husus; travma hali. sadece bu romanda degil diger romanlarinda da karakterlerin ortak ozelligi bir travma gecirmislik. asil bu travmadan sonra olusuyor karakterler, atesten gecirilmeden sekil verilemeyen cam gibi once bir guzel yakip sonra suslu cam boncuklar yapiyor yazar. anne veya babasi tarafindan terk edilmislik, ikibaslilik, sevgiliden ayri dusmek, sinirlarin ihlal edilmisligi… adi ne olursa olsun bir travma. bir yarali kuslar cenneti safak’in romanlari. evet siyah ve beyaz ayni anda herkesde mevcuttur, elbet pur-u pak iyilerden ve yerin dibine giresice kotulerden olusan didaktik anlatimlar degil beklentimiz. bu anlamda karakterlerin kircilliligi ve ruhlarindaki farkli desenler cok ilgi cekici. yine de sormadan edemiyorum neden yaralar hep bu kadar derinde, niye travma, ufak bir hirpalanmislik romanlara sokmamasi neden? illa klinik vakalar secisi, bir kasvet ve karamsarlik halesini ister istemez sariyor her romanin etrafina. romanlari hep bir kasim ayinin kara bulutlarla kapli yagmur ha yagdi ha yagacak bir ikliminde yazilmis sanki. sunu belirtmeliyim ki, bu durum beni itmedi cunku o klima kendiliginden oyle gelmis. bir zorlama yok ve bir yazardan zorla romanlarina piriltili gunesleri eklemesini beklemek olmaz tabii. beni burada dusunduren “neden boyle” sorusu, nasil olmusta bu iklime kaymis, bu halenin disina cikmamis/cikamamis yazar.


simdi safak’in romanlarinin bir baska ortak yonu; amazon kadinlari. illa ki her romaninda kendine has, degisitirilmez, baskin kislikleriyle goze carpan, goz dolduran iktidar sahibi kadinlar grubu/guruhu var. her birinin kendine has zafiyetlerinin yaninda cok keskin hatlar ile belirlenmis, tavizsiz yonleri var yine kendine ozgu. pinhan’daki 7 kocakari mesela, aslinda hepsi incelenmeye ve okunmaya deger kendi icinde bir roman. bu artik pozitif ayrimcilik mi, safak’in hayatindaki kadinlarin onun uzerinde biraktigi etki mi, kadin konusunda yaptigi akademik calismalar mi, artik her ne sebep olduysa bilinmez bu tas firin kadinlari romanlarinin demirbasi haline gelmis. bu da beni rahatsiz etmiyor, cunku belli ki kendiliginden gelismis/olusmus karakterler bunlar.

elif safak romanlarini yazarken yoruluyor, hirpalaniyor, cok emek sarfediyor olabilir, ama mesaj verme kaygisi tasimamasi, kalemi kendi haline birakisi onun en onemli ozelliklerinden. pinhan’dan baba ve pic’e dogru giderken yazarin da yerinde durmadigini gelistigini ve degistigini goruyoruz. bu degisikliklerle kazanimlarinin yaninda bazi kayiplarinin da oldugunu dusunuyorum. romanda kurgudaki “kaygi”larin -bir mesaj verme, bir derdini anlatma, sonunu baglama vb. gibi- romanin tuzu gibi oldugunu dusunuyorum, illa ki her romanda var. pinhan mesela sonu olan bir roman, tamamlaniyor, digerleri bir sekilde devam etse de, pinhan’in halkasi tamamlaniyor. ve bu kaygi tadi tuzunda. ama ne zaman ki tuzunu cok kacirirsiniz yemeklerin iste onun cozumu yoktur, yemesi yutmasi zordur. son romani baba ve pic’i okudum, onunla ilgili yorumu ayrica yazmak istiyorum ama burada yeri gelmisken belirtmek istiyorum. eger birilerinin aklina “nobel alma kaygisi, birileri tarafindan begenilme kaygisi mi var acaba?” sorusu takiliyorsa, orada durup dusunmek gerekli. boyle usundugumden degil, boyle dusunulmus olmasini yadirgamadigimdan belirtmek istedim. simdi bu dusuncenin olusmamasi icin de bir kaygi duyup, isin obur ucunu yumusatmaya kalkarsa yazar o zaman iste belki de tadi tuzu kacar romanin. pinhan’daki kayitsizlik, -belki bazi okurlarin cok da hosuna gitmeyen bu kayitsizlik- ne yonde degisiyor, onu da sorgulamali bence yazar.

pinhan’da yola cikarak, genel bir elif safak degerlendirmesi oldu ama daha fazla dagitmadan ve dagilmadan yine pinhanla bitirelim. safak, pinhan romaniyla her seye ragmen ve her yonuyle, siirsel dili, vecd hali ve taskinliklari arasinda bir anda durgunluklari ve dinginlikleri ile farkli bir soluk getirmis edebiyatimiza, eline, kalemine, yuregine saglik.


a: ".......mutfakta ne var ne yok kullanan bir asci gibi. burada safak'in yazarliga bakis acisinin da etkisi var sanki. basarili bir yazar olmanin hirsi ile hiclik, bir daha yazamamayi goze almanin rahatligi arasinda gidip gelmelerinin etkisi....."

Cumlen ben de farkli duygular uyandirdi. Bir daha nefes alamamayi, gulememeyi, konusamamayi, var olamamayi goze almak der gibi. Rahatlik degil hissettigim, huzursuzluk. .. Safak'in mutfagini yere serip herseyi kullanma aceleciligyle belki de ama, daha cok iyilik yapma, iyilikte yarisma arzusu.

zarka: hiclik uzerine

hiclik uzerine yazmak cesaret gerektir yurek gerektirir, bizimkisi ise bir sayiklama en fazla, uyanmadan az evvel gorulmus ruyanin kirintilari.

hiclik kuytularin derinligi, mahzenin karanligi. hiclik serin, kuru ve soguk. korkutur elbet ama huzur da verir, o huzurun rahatligidir, korkunun rahatligi, bilmemenin rahatligi. bazen kacip siginmak istedigin adadir hiclik, kimseciklerin ayak basamadigi. her tarafini sislerin sarmasi bir adim otesini gorememe, cokup kalma oylece yoklukta. bir daha yazamamayi, bir daha nefes alamamayi, gulememeyi, konusamamayi, var olamamayi goze almanin, alabilmenin huzuru. „imtihan dunyasi“ diyebilmenin huzuru.


gozunu karatir adamin. bir kere karardi mi gozu, hissetmez insan aciyi. hiclik, eger goze alabilmekse herseyden vazgecmeyi guzeldir. simdiye degin vazgectiklerinin sizisini unutturur. sarkacin bir ucuysa eger iyidir o zaman, risk almayi ogretir. hiclik her doluyu bosaltan, her bosu dolduran bir bitmez kaynak. tuhaf bir kurtarici, her anlamsizliga ve her anlama.


merak ettim acaba elif safak hicligi nasil algilar?


zarka: mahrem

Degil mi ki roman basladigi yerde biten ve belki hic baslamayan veya hic bitmeyen oyun sahnesiydi yazarin? Safak iste bu sahnenin keyfini cikariyor romaninda, hem de sonuna dek!

Cok genis bir hayal gucuyle susledigi roman gunumuzde kendisine kitlenen ve bunun cikmazinda bogusan "birey" psikolojisini cok guzel yansitiyor. *

Iticilik ve tiksendiricilik hicbir boyutundan sakinmayarak teshir ediyor. Bu sadece naturalist bir yaklasimla degil insan ruh halini ve degerlerini de goz onune alarak yapiliyor. Ama mutlu degil yazar ve her baktiginda gordugu kuytular ve karanliklar.

Elif Safak basitce sayiyor: Bir Iki Uc Iki Bir SIFIR!

Satir aralarinda not edildigi gibi okunsa da okunmasa da bir olan hiclikte son buluyor eser. Yine de bu gosteriyi bu seyirlik, bu etkileyici, bu delici ve delice gosteriyi izlemek farkli karakterlerin koridorlarinda gezinme imkani veriyor.

Ve gercek su ki her satiri dikkatle ve incelikle islenmis bir eser Mahrem.

"Seyirlik bir dunya bu! Gormeye ve gorulmeye dair" sf. 214

* Bir ilave: Birey psikolojisini on plana cikaran yaklasim (bu eser icin soylemiyorum) ama gunumuzde bazen bireyin icine fazla girip sasi olarak bakmamiza yol acitigini dusunuyorum.


zarka: arafta kalma uzerine

itirazim var, yabana atilmayacak cinsten...

esiklerde kalmisliga, arafta yasamaya, kircilli olmaya degil...

arizali karakterlere, bunalimlarina, sorgulamalarina, kasvetlerine değil...

kurgunun gercekten daha insafli, daha hesapli, daha olculup bicilmis olmasina.

arafta kalmisliga degil de araftan atlamisliga. intihar ve finito.

kara bir sac yumagi bogazin serin sularina birakir kendini, benim buna itirazim var iste.

intiharin rahat kollarinda sonlanmasina romanin. her karakterin bir arada kalmisligi olabilir romanda ama en cok da Gail’in o aidiyetsizligi, o arayip bulamamisligi, o umarsizligi, o yaranlanmisligi can acitiyor. bu acidan aslinda Pinhan’daki Nevres’e ne cok benziyor. kaybolduklari bu delhize giris noktalari da benzer. terkedilmislik anne ve baba tarafinda, ruhun topal kalisi, ustten atilamayan bu seyirterek yurume hali. Nevres ustune ustluk gercekten topal, bu da onun ofke ile dolup tasmasina, ruhunu ancak etrafa kivilcimlar sacarak dindirmesine sebep oluyor. Nevres’in sonunu bilmiyorum ama Gail’in kendine intiharlarin en estetigini secip sahneden cekilisine goz yumulmasina itirazim var. Yazardan elbet arafta kalmisliga bir cozum onerisi getirmesini beklemiyordum ama onceden de severek okudugum romanlardaki intihar eden karakterlere hep bir itirazim olmustu. Dunya Nobet’inde mesela Alatli’nin Aleksi’sinin atese yuruyusu. Ingeborg Bachmann’in Malina’sinda sondurulmemis bir sigaranin alevlerine kacis. Bu mudur?, dedirtiyor. Erdem bu mudur? Savasmak, hayatta kalakalmak –belki de savasamadan ustelik- bu kadar zor mudur?

itirazim var. hani kendimi kaybetsem, romanlarda intihara yasak koyasim var :)

sk: Katilmamak elde degil. Arafta kalmis , hayatini biz onun hayatina dahil oldugumuz kisma kadar zorluklarla yasamis -ama yasamayi basarmis- karakterin tam da bizim hayatina dahil oldugumuz bolumde intihari secmesi uzuyor insani. Cunku intihar en basit cozum. "Artik dayanamiyorum, DURDURUN DUNYAYI BEN INMEK ISTIYORUM" demeyi ona yakistiramiyorsunuz . "Biraz daha dayansaydin , en azindan bu ben senin hayatini izlerken olmasaydi, olmeseydin, senle aramda bag kurmustum, kendimden parcalar bulmustum, giderken benim de umitlerimden goturdun" diyesi geliyor insanin....

Ama naparsin iste yazarin karakteri , ister guldurur, ister oldurur. Boyle bitmeseydi deme hakkimiz yok belki de. Hazir olani okuyoruz, pasifiz cunku. Bastan kabulleniyoruz , razi geliyoruz onceden belirlenmis sona. Cocukken okudugum kitaplar vardi -daha dogrusu babam bize okurdu kendimiz okuyamadigimiz icin :) - simdi kahramanin ne yapmasini istersin, sunu mu secsin bunu mu diye, sen de secerdin yolunu. Oyle diil ki butun kitaplar :)

zarka: “baba ve pic”i ilk duydugum da ismi hosuma gitmemisti. on yargi
ve kusku dediler ki “kesin dikkat cekme amaciyla secilmis bir isim, konusulsun, ilgi/tepki ceksin, tepki verelnere ‘a yobaz!’ densin, reklam olsun diye”. bizim edebiyatimizda, bizim orf ve ananelerimizde “pic” bir kitaba ismini nasil verebilirdi, ne haddine! “pic” acinacak, merhamet duyulacak bir olgu, masum bir “yetim” degildi. kotuydu iste, kufurdu, hakaretti, zinaydi, ahlaksizlikti.

kitabevine gittim, gozume carpmadi, safak’in diger kitaplarinin arasinda da yoktu, sordum “‘baba ve pic’ geldi mi?” diye, ‘pic’i cok yavas sesle soyleyerek, ayip ya. E duyamadi, anlayamadi gorevli tabii. “Efendim?”, “‘BABA VE PIC’” geldi mi?” yuksek sesle, buyuk harflerle, ustune basa basa her kelimenin. Ah su “pic”in ustune biraz daha basabilseydim. “Ha evet, su basta.”. Meger yeni cikanlarin en basinda, koca bir sutuna dizivermisler kan kirmizi narlari, nasil kacti gozumden. iste isminden faullu
bu kitabi tum onyargilarimi azarlayip, kovalayarak iste boyle aldim. Utanacaksa yazari utansin diyerek.

okuduktan sonra da, boyle dusunmesem de duydugumda sasirmadigim yorumlar oldu: “Birilerine hos gorunmek, soylenmemisi soylemek, farkli acidan bakar gibi yaparken tarafsizligini kaybetmek, Nobel odulune goz kirpmak...” Bunun uzerinde cok durmayacagim, simdi “pic”ten konusalim.


kimdi romandaki pic? asya mi? bir tuhaf ailenin bir ton carpik iliskisinde peyda olmus bir tuhaf kiz mi? asya ismini secmis yazar, “isimler buyuludur, hem de buyucudur isimler” diyen yazar. asya’yi, onun hafizasizligini gecmisle kopuklugunu okurken hic dusunmek istemedim. gururla soylemekten cekinmedigin en buyuk itiraflarimdan birinin hafizasizlik oldugunu; cocuklugumdan, ilkokuldan, ortaokuldan, hatta liseden ve dahi unviersiteden kalan hatiralarimin bir avucu dolduramayacagini; isimleri ve yuzleri ozel bir caba harcamazsam kesinkez unuttacagimi; ozel bir caba harcadigimda da bunu bes on kez yapmazsam yine buyuk ihtimalle unutacagimi dusunmek istedim, kendimle roman arasinda bir baglanti kurmak istemedim, zaten tum bunlarin romanda anlatilanlarla uzaktan yakindan ilgisi de yoktu. tarihi severdim, tarih dersinde basarili bir ogrenciyidim, su adayi, su sehri, su memlekti bu tarihte su savasla aldik otesinde, tarihin sirli, gizli, golgeli yanlarini severdim. olaylarin birbirlerini etkileyis bicimlerini, o zamanki dusunce tarzini, siyaseti daha ilginc bulurdum, bulurdum ya bizim egitim sistemi sagolsun oyle tekin olmayan taraklarda bezi yoktur, fazla da bir sey ogrenemdim. yine de boylece tarafsizligimi, farkli fikirlere ve dusunce sistemlerine acikligimi, bu
farklarin olusma sebep ve sartlarina merakimi, empati kurma istegimi ortaya koyarak kendimi tamamen temize cikarmistim.

roman bitti, aradan bir sure gecti, uzerinde konustuk, elif safak’in roportajlarini okudum. mesela “nar”i konustuk. catlamis olan nari. dagilmadan az onceki osmanliyi mi sembolize ediyordu diye. sonra biraz daha netlesti, hafizasizligin, babasini imkar etmenin, tanimamanin, tanimak istememin dramatikligi. toplum olarak asya’dan ne farkimiz var diye dusundum. cevap bulmakta zorlandim. evet hepimiz birer ... idik, oldugu yerde sallanan disler idik, ne 700 ne 100 ne 70 ne de 10 yil oncesini yuksek sesle konusma cesareti olmayan. ozetle “masum degildik, biz hicbirimiz”.

yeri gelmisken sadece “hafizasizlik” tan degildi izdirabimiz. Ayni zamanda “afaza” idik. Afazilik psikoloji bilimde yeri olan bir hastalik, dilim dondugunce ozetlemem gerekirse, yeteri kadar kelime bilemediginden kendini ifade edememe durumu, ileri vakalarda konusamama ozru. “Schrodinger’in Kedisi”nde bunu uzerinde duruyor Alev Alatli. Safak, “Mezar taslarini okuyamayan bir toplum” olarak ifade ediyor durumu. Bunun nedeni, nicini, nasili uzerinde konusmaya kalmak da oyle ipe sapa gelir bir davranis olmadigina gore en azindan biraz daha hafiza egzersizi yapmali, konusmamizi duzeltmek icin biraz daha caba harcamali diye dusunuyorum. Safak’in kitaplari bu acidan iyi bir egzersiz, kelime cesitliligi, ayaginin altinda olmek uzere olan kelimelerin cigligini duyup cekip cikarmasi acisindan. Sunu da belirtelimek gerekir ki ingilizce yazdigi son iki romaninda bu caba ikinci planda kalmaya baslamis gibi. bize okumak dusuyor, cok ve daha cok.

a: Bu arada ben pic kelimesini Elif Safak'in da Turkce konusurken rahatca kullanmadigini dusunuyorum. Tabii, kitapciya gidip kitabini almak istese misal, sesini alcaltmaz buyuk ihtimalle :) Ama hani npr daki roportajinda da bahsettigi farkli dillerin farkli karakterler, davranislar ortaya cikardigi teorisinden yola cikarak ve baba ve pic'i Ingilizce yazmasin kitabin basligina etkisi oldugunu saniyorum. Ben de Zeynep gibi kitabina isim verirken "hos gorunmek, Nobel almak, soylenmemisi soylemek" gibi kaygilar tasidigina inanmiyorum.

Bu arada "farkli backgroundlardan okurlar -Amerikalilar, Ermeniler vs- neler dusunmus?" merakinin etkisiyle ilgi cekici yorumlari derlemeye basladim kisa sure once. "Guzel", "okunmaya deger" vs gibi seyler degil de orjinal birseyler yazmislarsa not aliyorum. Bakin Amazon'dan bir yorum:


By S. Villanuev "squashy" (Seville, Spain) Chronological figures also do not seem to be the author's strength. Petit-Ma is described as a "little girl" in 1923 when judging from the rest of the story, it appears that she was born circa 1908. Worse, 20 yr. old Mustafa is described to be in Istanbul with Zeliha just when the family secret is
revealed which is contrary to an earlier chapter that describes the 18 yr. old being shipped off to the US.
The book's dialogue is also curious. Asya and her friends at
Cafe Kundera greet each other with "Yo, ....". Do Istanbulites actually greet each other with "Yo" or are they all wannabe homeboys? There are also plenty of "yeahs" from the non-Americans. I'm quite sure that every language has its equivalent of "yeah" but the overall effect in the book gives the impression that the story could have occurred anywhere, not just Istanbul. At one point, I was wondering if the book was translated to English and in the process, was injected with a little street cred.

a: Bu pic kelimesiyle ilgili yazmis Elif Safak aslinda, hatta biz okurlarina bir soru da yoneltmis:

Porselen Fincan Turkcesi, Safak, 14 Mart 2006: http://www.zaman.com.tr/webapp- tr/yazar.do?yazino=265423

"......Peki ahlakciligi degnekcilikle karistiran kimi kitabevi sahiplerinin bu kelimenin gectigi posteri vitrine koymak istememesinin sebebi ne olabilir? Kimi neden koruyorlar? Zaten bu kelimeyi gani gani kullanan sozlu kulturu mu koruyorlar edebiyatin 'zararli etkilerinden', yoksa edebiyati mi sterillestirmek istiyorlar? Mesele edebiyata ve kitaplara gelince, argoya yonelik bu tahammulsuzluk neden?

............ ......... ..

Sen hangisini yeglersin sevgili okur? Fildisi kulesinden sehre bakarak, kapali camlar ardinda porselen fincan Turkcesi yudumlayarak yazan bir edebiyatcilik anlayisini mi yoksa yuregi ve beyni ve hayalleri ve kalemi sokagin turlu turlu dillerine, hayatin inisli cikisli hallerine sonuna kadar acik olan bir edebiyatcilik anlayisini mi? "

zarka: baba ve pic

nihayet yapmakta oldugu yemegin adini koymus yazar: asure!

sirf bu romanda mi simdiye kadar ki tum romanlarinda da elinde avcunda ne varsa ortaya dokerek yapageldigi zaten sure idi. hatta sanki digerleri daha bir asureydi de, bu o kadar asure kokmadigi cin adini koymak durumunda mi hisseti acaba kendini? bir de acab romanin orjinalinde, yani ingilizcesinde asure yerine hangi kelimeyi kullandi sozlukte “pudding made with cereals, sugar, and raisins” geciyor ama bunu kullandigini tahmin etmiyorum.

yine bir suru kadin, hepsi birbirinden cevval ve birbirinden garip. yine yeme sapkinliklari. yine cinsel sapkinliklar, taciz. yine dagilip dagilip toplanan hikayeler. yine inler, cinler. yine hurafeler. yine goz, yine nazar. yine bir gecmisin delhizlerine dalip cikmalar. yine ayri bir kitapcik, bu sefer “nihlizm” uzerine. yine hircinlik, asilik. yine bir dukkan, gecen sefer cikolata satiyordu, bu sefer dovme yapiyor. yine cani acimislik, yine yeni travmalar...

hikaye degisse de degismeyen bazi seyler var elif safak’ta. iyi mi bu kotu mu? her sanatcinin bir tarzi vardir, bu da onun kendine ozgu tarzi olmasin? neticede hikaye ve olaylardaki yaraticilik devam etmiyor mu? acaba bir beklenti mi var, kabugunu degistirsin mi istiyoruz yazar.

galiba ben bunu biraz istiyorum. bu kasvet ve karanliktan kendiliginden, kendi icinden gelerek, oyle zorlamadan siyrilsin istiyorum. bakmakta oldugum enteresan solucanin kelebege donusmesini temenni ediyorum. “o tuhaf kadinin yeni bir romani mi, yine psikopat mi?” tepkisine ayni cevabi vermek istemedegimden midir, nedir bilmem, yeni bir acilim, yeni bir donem bekliyorum safak’tan. sunu yazsin veya bunu yazmasin diyemem, ne haddime ama nedense, sanirim sirf icimden oyle geliyor, tanidik yuzleri, ruhdas karakterleri okumak yerine artik farkli limanlara ugramak istiyorum.

redcycle: baba ve pic

Ilkokulun sonları, ortaokulun başlarıydı. Elime ne geçse okurdum. Maydanozun sarılı olduğu gazete kağıdından, evdeki dolapları karıştırıp bulduğum eski kitaplara kadar. Ne okuduğumdan çok, okuma eyleminden aldığım haz, kitaplardaki yeni dünyalar,hayal dünyamda açtıkları yeni patikalar, sayfaları çevirmek, kelimelerin hızla akıp gitmesi beni motive ederdi. Ama lise bittikten sonra belki de oku- ezberle –anlat eğitim sisteminden paçayı sıyırmış olmanın verdiği rahatlıkla uzak kaldım bir süre kitaplardan. Sonra sonra eski dostlarıma yeniden ihtiyaç duymaya başladım, hayatımdaki eksiklikleri iyice hissedilir olmuştu. Yeniden kitap raflarını karıştırmaya başladım ama bu sefer de “okumaya değer mi acaba? Bana ne katar bu kitap?”soruları girdi kitap rafları ile arama. Zor okur oldum.

Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” adlı romanına ise bu soruların cevaplarından emin ve ciddi bir hevesle başladım. Entellektüel bir yazardı. Sıradışıydı. Kitaplarından birçok arkadaşım övgüyle bahsediyordu. Beşpeşe’yi okurken onun anlattığı kısmı sevmiştim. Ancak maalesef Baba ve Piç’i okurken yarılara doğru sıkılmaya başladım. Içimde hep “bu roman sırf bu ermeni meselesine değinmek için yazılmış” hissi uyandı. Hani bir dizi izlersin de sık sık (o günlerin gündeminden seçilmiş) bir mesaj gözüne sokarcasına vurgulanır ya, onun gibi yani. Seyredenlere “Mesajı aldım yeter, hadi konu akmaya devam etsin” dedirten cinsten. Bu romanda da konu sık sık, bir roman, bir kurgunun akışı olmaktan çıkıp, cümleler farklı şekilde yanyana getirilse makale oluverecek şekilde yazarın asıl anlatmak istediği tarafa kayıyor. Türkler ve Ermeniler arasında yaşanan gerilim ne kadar detaylandırılıyorsa, diğer konular da o kadar yüzeysel geçiliyor. Böyle olan her seferde ben konudan, karakterlerden koptum.

Ayrıca Asya’nın ailesi tüm tuhaflıkları ile anlatılmış ama ben hiç gerçeklik veya bir yerinden tanıdıklık yakalayamadım o ailede. Belki de o yüzden derinliğine ulaşamadım bu kitabın.

Özetle, Baba ve piç’i okurken bir romandan beklediğim hazzı alamadım. Buna karşın Türk ve Ermeni’lerin, aralarındaki probleme yaklaşım tarzlarını anladım.



KAYNAKLAR:

http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Author. asp?ID=19863

http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId= 7217653

http://www.elifsafak.net/indextr.html


http://www.elifsafak.us/

http://www.elifsafak.us/yazilar.asp?islem=id=179


Devamını okumak için...

18 Temmuz 2007 Çarşamba

DÜŞÜNCE

Kelimeler buyuludur, buyucudur kelimeler ayni zamanda.
1- Dusunmekten DÜŞÜNCE: fikir, gorus, bakıs acisi, ictihat, mutaala, mulahaza, tahayyul, telakki, zihniyet… basitce dusunmekten dusunce.

2- Dusmekten DÜŞÜNCE: dustugun anda, dusme eylemi basina geldikten sonra anlaminda. aslina bakilirsa dusmek bence o kadar da kotu degil. fukara avuntusu mu bilmem. e ne de olsa dusmek ayni zamanda kacinilmaz. bence anneler cocuklarinin ilk dustugu tarihi not etmeli cunku ilkin ayaga kalkinca/ kalmaya calisinca duser cocuk ayni yetiskinlerdeki gibi. ne zaman yurumeye, kosmaya baslarsiniz, dusmeye de baslarsiniz. bir de bakarsiniz dusekalka ogreniyor insan her seyi. dusmelerimiz bizi olgunlastirir, hatta ne kadar dibe dusmussek o kadar yukari cikma sansimiz olur. edebiyati rahat ve huzurun degil aci, trajedi ve travmalarin beslemesi gibi. evet dusmek aslinda kacinilmazdir ve dusunce insan, iste o an duydugu aciyla, o acinin verdigi varolus farkindaligiyla ve sonrasinda direnisiyle, direnip ayaga kalkisiyla daha bir olgun bulur kendisini, dusuncesi biraz daha kemale erer.

3- Dusten DÜŞÜNCE: hani aklinca deriz ya, onun aklina gore anlaminda. veya gonlunce, "gonlunce olsun" der gibi. ’–in/-un’ burada iyelik eki. onun dusune, dusledigine gore anlaminda, dusunce. ki duslemek dusunmenin en ozgur ve en guzel halidir. dusledigince, dusunce yazmasi insanin ne buyuk saadettir. dus, ruyadan ve hayalden farkli, sanki olmasi ihtimali daha yuksek, iradeye daha cok bagli sekillenmis, dusuncelerin mimarisini sekillendirdigi bir olgu, bir murat, bir hedeftir.

Iste tum bu nedenlerle ve tum bu halleriyle DÜŞÜNCE koyduk adimizi, bize her haliyle ilham versin, isik tutsun diye.

dusundukce, dustukce, dusledikce
dusunce

Devamını okumak için...